Aşura: Allah'ın Kalemiyle Yazılmış Dram

İslam, o insanlığın kurtuluş ve saadet nüshası, rahmet elçisinin bin bir çileyle büyüttüğü o şecere-i tayyibe, aynı büyüyüp geliştiği hızla, saptırılmaya ve hatta ortadan kalkmaya yüz tutmuştu. Zira değil İslam, insanlıktan bile haberi olmayan, heveslerinin oyuncağı, alçak ve şahsiyetsiz bir fasık, geniş bir coğrafyaya açılmış olan  İslam dünyasının kalbi, yani halifesi olmuştu.

Müslüman halk, korku, fesat ve dünyevileşmenin pençesinde halsiz, ruhsuz ve ihsassızca olan biteni seyrediyordu.

İslam dünyası böylesine fasit bir kalple müslüman olarak asla yaşayamazdı. Rahmet elçisinin sevgili torunu Hüseyin Bin Ali (a), bu durum karşısında teslim olmanın mümkün olmadığını biliyor ve Yezit gibi birisi İslam ümmetinin başına geldiyse, İslamla vedalaşmak gerekir diye buyuruyordu.

Batıl ve cahiliyet bütün çıplaklığıyla İslam'ın karşısına dikilmişken tek çare ümmeti uyandıracak bir feryattı. Öyle bir feryat ki, ümmeti uykusundan uyandırıp, dinine sahip çıkma gayretine düşürsün ve zalimlerin çirkin çehresini en güzel şekilde açığa vursun.

Ancak bu feryat kutsal ve tertemiz bir hancereden yükselmeliydi; Allah'ın arındırdığı ve tertemiz kıldığı bir hanedandan işitilmeliydi.

Hüseyin (a), babası Ali, annesi Fatıma ve kadeşi Hasan gibi, hakkın sesi olmak ve ceddinin dini uğrunda varlığını adamak için harekete geçti. Gün cihat günüydü ve Allah'ın rızası uğrunda can, mal ve evlat feda etmenin fırsatıydı.

Allah (c.c.), habibi Muhammet Musatafa'nın benzersiz çilelerle insanlığa anlattığı, öğrettiği kutsal dinin böylesine heba edilmesine rıza vermeyecekti elbet. Allahu Taala, İslam ümmetine yine rahmet ve inayet eliyle bir uyarı ve uyanış mesajı verecekti, ümmetin ruhunu tazeleyecekti.

Bu amaçla Allah (c.c), bir sahne hazırladı. Öyle bir sahne ki, hiç bir insan ona kayıtsız bakamayacak ve hiçbir başka sahneyle kıyaslayamayacaktı. Bu bir uyarma, uyandırma ve diriltme sahnesi olacaktı.

Bu yüzdendi ki Allah Hüseyin'e (a) cihat meydanına sadece askerleriyle değil ailesi ve çocuklarıyla gelmesini ilham etti.

Gerçekleşecek olan olay sadece bir cihat olayı değil, daha çok bir ibret ve  ikaz vakası; ilahî bir mesajdı. Allah, bir destan yazmak istiyordu, kendi yüce sanatınnın şanında bir destan, insanlık tarihinde benzeri olmayan bir destan.

Evet, Allah Kerbela'da Hüseyin'in (a) kanıyla öyle bir dram yazdı ki düşünceye, akla ve hissiyata en etkili biçimde hitap etmekte ve insan olan herkesi derinden etkilemekte.

Her şey yerli yerine dizildi, insanların en iyileri en kötüleri karşsında yer aldı. En merhametliler ve en acımasızlar; en temizler ve en kirliler; en yüceler ve en alçaklar...

Hak cephesi feda edilebilecek her şeyini ortaya koydu; can, mal evlat ve dünyevi bağların hepsi mertçe ortaya konularak şükür ve rıza ile Allah yoluna takdim edildi. Şikayetsiz ve kalp rahatlığı ile.

Baba yavrusunun gözü önünde kanlara bulandı, yiğitler analarının hasret bakışlarıyla ölüme uğurlandı, bacılar kardeş acısını iliklerine kadar hissetti ...

Büyükler çocuklarının su... su... feryadını günlerce dinledi; çocuklar babalırını kanlar içinde can verirken seyretti.

Vedaların en hazini, ayrılıkların en umutsuzcası, çilelerin en ağırı...

Kerbela'nın adı bile seçilmiş bir ad. Kerbela; yani hüzün ve bela çölü.

Kerbela'da en huşulu namazlar kılındı, en içten münacaatlar edildi...

Kerbela'da iffet dersi, namaz dersi, sabır dersi, izzet dersi, zulme itiraz dersi, Allah sevgisi dersi, kardeşlik dersi, Kuran okuma dersi, şehadet dersi, fedakarlık dersi, tövbe dersi, şecaat dersi, mertlik dersi, yakin ve huzur dersi .....

Allahım! Senden başkası, bu destanı yazamaz, senden başkası bu tabloyu çizemez

.

Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:

Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı.

Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir.

Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bu gelişmeleri görelim:

Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Surite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656)

Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehid olmuştur.

Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hz. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hz. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.

Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi.Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehid olanlar yetmiş iki kişi idi.

Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Hz.Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür. up10.gif (842 bytes)

Alevilik Nasıl Yayıldı ?

Hazret-i Ali’nin kahramanlıkları ve Kerbela Olayına ilişkin menkıbeler Anadolu, İran, Irak ve Horasan bölgelerinin sözlü ve yazılı edebiyatında en eski zamanlardan itibaren, çok sevilen ve yaygın bir konudur ki bunun etkilerini bugün bile gözlemlemek olanaklıdır

.

Menfaat içgüdüsü;

          İnsanı dini konularda araştırmaya iten bir diğer etkende insanın yaratılışı gereği hep yararına olan şeylerin peşinden koşması ve zararına olan şeylerden sakınmasıdır ki buna menfaat içgüdüsü denir. Akıllı bir insan hiçbir zaman zararına olan şeylerin peşinden gitmez hatta zarar ihtimali bile verse onu dikkate alır ve onu araştırıp kendi yararına olup olmadığını inceler. Örneğin birisi gelip dese ki ileride köpek var dikkatli ol !... Bize bu haberi veren bir çocuk bile olsa onun sözünü kaale alır ve dikkatli davranırız.

    Tarihe baktığımızda bir dizi insan kendilerinin kainatı yaratan Allah tarafından gönderilmiş elçiler olduğunu savunup insanları ona itaat etmeye davet ediyorlar ve bu dünya hayatının dışında başka bir alemin varlığından haber verip dünya hayatının gerçekte geçici olduğunu ve insanın bu dünyada yaptığı işlerin ahiret hayatına etki ettiğini ve sonuz mutluluk ve ebedi azabın insanın dünya hayatıyla bağlı olduğunu vurgulamışlardır ve aynı zamanda insanlara bu ilahi değerleri öğretmenin karşılığında hiç bir şey istemedikleri gibi çoğu zaman bu uğurda canlarını da tehlikeye atmışlardır ve bazıları da insanlığı  cehaletten, putlara tapmaktan alıkoymak uğruna canını bile vermiştir.

  Menfaatini düşünen hiç bir insan bu olaylar karşısında kayıtsız kalamaz ve en azından peygamberlerin öğretilerinin doğru olup olmadığını araştırır. Çünkü eğer peygamberlerin söyledikleri gibi gerçekten başka bir alem varsa ve insanın bu dünyada yaptığın işlerinde o alemle bağlantısı varsa bu beraberinde peygamberlere uyanların sonsuz mutluluğunu ve uymayanların ebedi azabını beraberinde getirir ve hiçbir akıl sahibi böylesi önemli bir meseleyi görmezden gelemez !...

.

Oruç nedir?

Oruç, insanin bedenini disiplin ve denetim altına almak, ruhsal yapısını güçlendirmek için yaptığı bir ibadettir. Oruç ibadeti belirli zamanlarda yeme, içme ve cinsellik gibi istekleri/duyguları  terk ederek zihinsel/ruhsal yapıya ağırlık vermektir. Bazı inançlarda oruç tamamıyla yeme-içmeden uzak durmak seklinde olabileceği gibi, et ve diğer hayvansal mamuller gibi belirli yiyecekleri yememek şeklinde de olabilir.

Hemen hemen bütün inançlarda oruç ibadeti vardır.

 

Aleviler oruç tutarlar mı?

Hemen hemen bütün inançlarda oruç ibadeti vardır. Alevi inancında da oruç ibadeti vardır ve Alevilerde oruç tutarlar

  

Muharrem Orucu nedir?

10 Ekim 680 de Hz. Ali'nin oğlu ve Hz. Muhammet'in torunu Hz. Hüseyin ve sevenleri (toplam 72 kişi)  Kerbela'da  acımasız bir şekilde katledildiler.
Aleviler bu acı olayı kınamak için, her yıl Muharrem Ayının onuncu gününden başlamak üzere, 12 gün oruç tutarak yas tutarlar.                                                                                       Aleviler Muharrem orucu   ile Hz. Hüseyin`in şahsında Ehlibeyte bağlılıklarını dile getirirler ve ayni zamanda zalimin zulmünü lanetlerler .        

Muharrem orucunun bir diğer özelliği de insanin kendi iç benliğine yönelmesi, yanlışlarını-doğrularını, eksilerini-artılarını hesaplaması ve bütün bunların sonucunda daha iyiye, doğruya, güzele yönelmesidir. Muharrem orucu, bütün bu özellikleriyle önemli bir ibadettir.

 

Muharrem Orucu nasıl tutulur?

 Kurban Bayramının 1. gününden başlayarak 20 gün sayılır. 20. günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Niyet edildikten sonra gün doğumu ile gün batimi arasındaki sürede  hiç bir  şey yenilmez ve içilmez. Gün batimi ile iftar açılır.

Oruc süresince (12 gün boyunca) düğün,nişan,sünnet ve benzer törenler/etkinlikler yapılmaz, kurban kesilmez, et yenilmez, Kerbela Şehitleri'nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez (Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden, çay,kahve,meşrubat,meyve suyu,ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır).

Muharrem orucunun on ikinci günü ise On iki İmamlar 'in anısına on iki çeşit gıdadan oluşan Aşure Çorbası pişirilerek komşulara dağıtılır ve böylece o yılki Muharrem Orucu noktalanır.

.

 Bundan yaklaşık  on dört asır önce karanlıkları aydınlatan bir ışık gibi doğan yüce İslam dini getirdiği öğretileriyle insanlığın hidayet meşalesi olmuştur adeta.Semavi kitabımız Kur’an-ı  Kerimlede çok ilginç ilmi bir zenginliğe sahibiz.Varlık aleminin sırlarını ve insan hayatındaki gerçekleri bütün karışıklık bilinmezliklerine karşın apaçık bizlerin gözleri önünde çözümlemiş anlayabilmemiz için anlaşabilecek  bir hale koymuş veya hiç değilse iddia ediyoruz (demeliyiz). Kendimizi yaşam programını hazırlamada  tam anlamıyla mutlu manevi yüceliş ve olgunluk haddini tamamlamada  her şeyden zengin ve ihtiyaçsız  bir toplum  olarak farzediyorduk.

     Fakat ne yazık ki Asr-ı Saadet dönemindeki iç anlaşmazlıklar; bilimsel  zenginliklerin çıkarılması ve hayat gerçekleri üzerinden bilinmezlik  perdelerinin kaldırılması için harcanması gereken üstün çalışmaları asıl merkezinden uzaklaştırdı ve başka bir yöne sevketti.

     Müslümanlar Kur’an-ın apaçık hükümlerine amel edecekleri yerde, sosyal bir düşünceye sahip olacaklarına, İslam  toplumunun istek ve arzularını kendi istek ve arzuları bileceklerine kendi kişisel arzularına uyup bir birlerine düşmüşlerdir.Neticede şok kısa bir süre içerisinde İslam’ın belli yüzde yüz özgürlük yöntemi  ve yönetim biçimi karanlık bir Kayser ve Kisra imparatorluğuna dönüştü zulüm,sitem ve zorbalık bağları İslam toplumunun elini kolunu bağladı.

    Elbette bu padişahlar kendi işlerini yürütürken halkın zaaf ve püf noktalarını biliyorlardı.Bu bakımdan halk içerisinde saygın olan bir gurup dünya düşkünü kimseyi kendi etraflarına çekip onları kullanarak bütün İslam’i değerleri halkın zihninden söküp attılar ve yersiz gerçek dışı düşünceleri onlara aşılayarak onları oyaladılar.Bu siyaset neticesinde halk özgür olan ( ve Allah’tan başkasına boyun eğmeyi reddeden ) İslam’i anlayışı eski devir kölelerinin yaşayışı olarak yorumlamaya başladılar. Mukaddes İslam Dinini zamanın padişahlarının zorbalıkları ,dini sosyal adalet ve güvenliği ise zamanın padişahına karşı baş kaldıran kimseleri bastırmak ,karşı sesi boğmak şeklinde niteliyorlardı.

    Kur’an-i gerçeklerin hakikati bu zorba güçlerin çalışmaları sonucu kelimeler , harfler nükteler ve ilkel anlaşmazlıklar sonucu ortaya çıkan çeşitli dini  taassuplarla dolu bir takım sohbetler aşamasında kaldı.Eğer biri (yada birileri)  vicdanının çağrısına uyup ta Kur’an-i gerçekleri dile getirecek olsa cevabı kılıcın keskin ucu ,idam sehpası  ve karanlık zindanların ücra köşelerinde onu beklemekte olan işkence masaları oluyordu.Tüm bunlar apaçık bir gerçektir ki hiçbir insaflı tarihçi bu gerçeklerin  üstünü örtmeye çalışmamalı ve görmezden gelmemelidir.

     Neticede İslam toplumu ahlaki çöküşe ,fikri zayıflamaya düçar oldu ve cehalet bataklığına sürüklenmeye başladı.Daha bu durum uzun sürmeden  Avrupa medeniyeti her bakanın gözünü kamaştıran süsü ile batıda doğdu.

      Avrupalılar en korkunç ve tehlikeli zulüm ve sömürü silahları ile-ki onların başında nefsani heva ve hevesler kisvesine bürünen özgürlük ,daha önemlisi propaganda geliyordu- silahlandı. En etkili araçlarıyla bizdeki ilmi düşüncenin ,yaşam tarzının dünya piyasasında artık hiçbir değerinin kalmadığını söylediler. (Doğru)Düşüncenin Avrupalıların düşüncesi,(doğru)yaşam tarzının Avrupalıların yaşam tarzı olduğunu vurguladılar. İnsanın yaşam  süresinde gelişmesi,olgunlaşması için tek yolun Avrupalıların gittiği yoldan gitmek,onların düşündüğü şekilde düşünmek gerektiğini kayıtsız şartsız onlara uyarak körü körüne Avrupalıların gittiği yoldan hareket etmekten başka bir alternatifin olmadığını bizlere empoze etmeye başladılar.

    Bu empozenin neticesinde ,yüzyıllardır zayıflamaya  ve çöküşe doğru yönelen bizlerin büyük bir çoğunluğunun düşünce bağımsızlığı tamamen yok oldu.Çalışma  ve irademizden arta kalanların  tümünü kaybettik.Artık bizlerin gözünde batılılardan başka insan ,batıdan başka bir dünya, Avrupa’nın mevcut durumundan başka bir yaşam ve onların (maddi ve) materyalist yöntemlerinden   başka  bir mutluluk yolu bulunmuyordu.

      Yöneticilerin,toplum liderlerinin  ve aydınlarımızın mantığı şu olmuştu; Artık bugün uygar dünya (Avrupa) dini geleneklere bağlı değildir.Mevcut kurallarımız dünyanın hoşgörüsüne uygun olmalıdır. Filan kimse aydındır (yani Avrupalılar gibi kendini dini düşüncelere kaptırmamıştır).Bu sözlerin benzeri günümüz toplumunda çok fazladır.

     Hatta bugün işi o dereceye vardırdık ki , dinimizin geçmiş tarihini,İslam’ın gerçeklerinin yorumunu ve onlar hakkında hüküm verilmesini dahi batılılardan sormamız ve onlardan öğrenmemiz gerekir oldu;İslam’ın manası nedir? İslam hangi mektep temeline dayalıdır? İslam’i bilim  ve kanunların değeri nedir? Onun (insan) hayatının mutluluğundaki etkisi nasıldır?

     Kısacası Avrupalıların düşüncesinden anlaşılan ve tahrif olmuş bizim eksik bilgilerimizin (belli) bir ölçüye kadar  doğruladığı şey şudur;Din bir takım teşrifi(törensel) amellerdir,ölümden sonra insanı mutlu kılar,temel esası Allah’a dayalıdır. Şöyle ki eski çağlarda yaşayan ilkel insanlar dünyada neden ve etkilerini bilemedikleri bir dizi hadiselerle (semavi olaylar ,deprem,tufan ,salgın hastalık vs) karşılaşıyorlardı. Neticede alemlerin Rabbi adında tabiat üstü bilinmez bir nedeni ispatlamaktan (ve kabul etmekten) başka çareleri  kalmıyordu.

    Bu açıdan elde edilecek sonuç şudur;Beşerin , bilimde ilginç ilerlemeler kaydetmesiyle bu bilinmezlerin büyük bir bölümünü çözümlediği ,geriye kalan çok azının ise çözümlenmek üzere olduğu bu dönemde artık din ve gelenek için hiçbir esas kalmıyor.İnsan ona umut bağlamak ve ondan korkmakla bir takım dini kurallar karşısında teslim olmuyor.Artık din ,bir takım gerçek dışı amellerden, (teşriflerden) başka bir şey sayılamaz

      Eğer din için gerçek bir esas bile farzedilse,dini kuralların, hüküm ve yargıların ölümden sonraki dünyaya  ait olduğu ,onunla ilgilendiği için bu dünya hayatı ile ilgisi yoktur. Bu dünyada sırf  törensel, gösterişli bir yöne sahip olacaktır.Bunun için yaşam sorunlarını ,bilim ve çağın isterleri  yoluyla çözümlemek gerekir; eski çağın anısı olan din ve taklit mantığı ile değil.

      Elbete biz –sözde-bir taraftan tabiata karşı mücadele vermek,azgın maddeyi  uysallaştırmak  ve uzayı kontrol altına almakla meşgul olup diğer taraftan günümüz dünyasında karışık siyasetlerle meşgul olup, karışıklıklarla baş başa kalan ve başka bir diğer taraftan Ortaçağda (uygulanan zorbacı) kilise kanunlarının tadının  hala ağızlarından gitmeyen kişilerden bundan daha iyi görüş ve yorum bekleyemeyiz!...  

        Ancak şu var ki Kur’an-ı Kerim dini bambaşka bir anlamda yorumlamış,onun temelini ayrı bir şekilde tanımlayarak kendi hedefini ,maksadını açıklamada ve ispat etmede bambaşka bir mantıktan yararlanmıştır. Şöyle ki biz en küçük bir şüphemiz olmaksızın fıtri bilinç ve Allah vergisi vicdanımızla varlık aleminin akışını ve yaratılmışlar nizamının dolanışını hiçbir ayırım gözetmeksizin nedensellik kanunu üzerine olduğunu anlıyoruz. Bir gün yokken başka bir gün ortaya çıkan bir olayın kendi kendine ve nedensiz olarak vücuda geldiğini, alemin bir parçası olduğunu kabul edemeyiz.  

         Bu denk ve uyum meselesi gereğince alemin bütün parçalarının bir olayın meydana gelmesinde ve yaşamının devam etmesinde etkili olması ve himaye etmesi hususunda (her ne kadar küçük dahi olsa) şüpheye kapılmayız. Alemin zerrelerinden küçük bir zerrenin hareketi ve kımıldanışı çok üstün fevkalade bir kudrete sahip olan alemin parçalarının varlığının etkisi ve hükmü altındadır.Bu olayda bütün alem varlıklarının olayları ve bizim zihnimizin idrakinden uzak olan bütün geçmiş olaylar ortaktırlar. Bu bilim ve felsefenin en açık bir şekilde ortaya koyduğu bir gerçektir.

          Neticede kaçınılmaz olarak şöyle dememiz gerekir:İnsan bütün alemle ilgili (ve bağlantılı) olan bir varlıktır. Öyle ki kendiliğinden hiçbir bağımsızlığa  sahip olmayıp ;bütün varlığı,iç yapısı, davranışları işi ve genel olarak yaşamı kendisinin de bir parçası olduğu sınırsız, sayısız varlık aleminin tesir ve etkisi altında bulunmaktadır.

           İnsan kendi varlığında bir damla su gibidir.Uçsuz bucaksız denizin bir parçası olup, o denizin kükremiş dalgaları arasında,kendinden en küçük bir karşı koyma ve itaatsizlik göstermeden, hiç bir imtiyazı olmaksızın tam bir düşkünlükle boyun eğip itaat etmektedir.Doğrusu ne kadar gülünçtür ki biz insanlar, bağımsız olduğumuzu ve tabiata karşı mücadele ettiğimizi ,bu geniş alemi kendi kontrolümüzün altına almak istediğimizi ve günün birinde bu konuda başarılı olabileceğimizi zannediyoruz. Sürekli bu tatlı rüyalar içinde kanat açmış uçuyoruz.

       Hangi bağımsızlık? Hangi arzu? Nasıl bir mücadele, zafer ve galebe? Halbuki güçsüz varlığımızı, düşünme gücümüz, fikir ayarlamamız, algılarımız, biriktirdiğimiz maddeler, kullandığımız araçlar, elde ettiğimiz her yeni sonuç; bütün bunlar sonsuz alemin hayret verici etkisi altındadır, kısacası onun oluşturduğu bir şeydir.

        Bizim seçim ve irademiz de alemde etkili olan yüzbinlerce neden ve etkenlerden bir parçadır.Bununla birlikte yaratılış nizamının araçlarındandır da.Böylesi şairane iddialar (tabiatla mücadele ediyoruz ve onu kendi istek ve arzularımız doğrultusunda uysallaştırıyoruz), yaşantısında uğradığı mahrumluklar  ve yoksulluklardan dolayı rahatsızlanan, yaratılış düzeni ve yaratanı eleştirmeye başlayan ;bu benim varlığım niçin elimden gitti ? Niçin beden sağlığından mahrum oldum ?Yüreğimin bir parçasını tek sevdiğimi kaybettim? vs.. gibi şeyleri sayıklayanların iddiasına benziyor. Bu zavallı kimseler,alemleri yaratanın karşısında bağımsız olduklarını , hatta yaratıcının dahi karışamayacağı haklara sahip olduklarını zannediyorlar. Kendilerinin ve sahip oldukları her şeyin ve bütün varlıkların alemleri yaratana ait olduğundan ,sahip olduklarını zannettikleri hakların ve bağımsızlığın,bir hayal duvarını bile aşamayan bir takım gerçek dışı düşünceler olduğundan habersizdirler.

         Kısacası insan,yaratılmışlar aleminin bir parçası olup bu nizamın mahkumudur.Her olayı ortaya çıkaran, onu olgunluğa, eksikliklerin giderilmesine hidayet eden bu nizamdır.(Musa- Rabbimiz her şeyi yaratan ve hidayet edendir dedi.) -Kuran’ı Kerim-

          Buğday tanesini güçlü kılan ,onu faaliyete geçiren ,bir şekilden başka bir şekle değiştiren ve sonunda onu başaklı bir gövde haline getiren odur. Güçsüz zayıf bir tohumu güçlü bir ağaç yapan O’dur.Yine alemin bütün parçaları arasında geçerli kıldığı ölçü ve denge aracılığı ile her bir varlık için bir olgunluk ve gelişme yolu kılmıştır. O varlık eğer bu yol doğrultusunda olursa alemin bütün parçaları onunla uyum içerisinde olur. Aksi taktirde çelişkili bir yaşama düşer.Alemin diğer bütün parçalarının onunla olan muhalefeti  ve mücadelesi ile karşılaşır ve doğanın akımına girmeye zorlanır ki aksi takdirde yok olup gitmeye mahkumdur.

         Yaratılmışların bir parçası olan insan içinde yaratılış düzeni, özel bir yapı hazırlamış ve insana ait özel bir yaşam tayin etmiştir.İnsan sahip olduğu özel yeteneklerle kendi vücudundaki eksiklikleri gidermekte; mutluluk ve olgunluğa erişmeye çalışmaktadır. Elbette onun yaratılışın gereğinin toplumsal yaşam olduğu açıktır

            Kur’an-ı Kerim insan hayatının ebedi bir hayat olduğunu,ölümle sonuçlanmadığını bildiriyor. (Deki: Allah, sizi diriltir, sonra öldürür, sonra da sizi, şüphe olmayan kıyamet günü toplar. -Casiye 26) “(Allah), her şeye yaratılışını veren, sonra da  yolunu gösterendir.-Taha 30-“ “Artık yüzünü tam (olarak) doğru dine döndür.Allah’ın ilk yarattığı (tevhid) fıtratı ki insanları o fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişme yoktur.işte budur doğru din!... –Rum 30 –

            Daha önceki sözlerimizden,dinin Kur’an mantığı açısından bir sosyal hayat metodu olduğu anlaşıldı. Elbette insan hayatı, ölümden önceki dünya hayatıyla kısıtlı değildir. Bundan dolayı din, hem insanın dünyevi mutluluk ve saadetini temin edebilecek kanun ve kuralları içerir hem de ahiret saadetini temin eden bir takım inanç, ahlak ve ibadi kuralları kendisinde barındırır.

           Ayrıca dinin temelinin,insandaki kayıtsız şartsız duygu ve meyillerin değil; yaratılış nizamının olması gerektiği belli oldu.Yani insan yaratılışında ihtiyaç duyulan şeylerin giderilebilmesi için  sosyal bir yöntem olan din aracılığı ile ve adaletli bir şekilde çalışması gerekir;insanın arzu ettiği meylinin istediği gibi değil. Elbette buda  da yaratılış düzeninin onayıyla .Zira insanın gerçek arzusu,yaratılış düzeninden kaynaklanan, ilham alan şeydir; cehalet sebebiyle meydana gelen bir takım nefsani vehim ve düşünceler değil

            Daha açık bir ifadeyle Kur’an-ı Kerim açısından, insani bir toplumda hakkın getirdiği şey uygulanmalıdır; duyguların gerektirdiği şeyler değil!... “…kim benim doğru yoluma uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz.Kimde benim zikrimden (doğru yolumdan) yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır…-Taha 123,124-

           Bu bakımdan İslam Dini,toplumda,toplum fertleri haklarına hiçbir ayırım yapmadan, herhangi bir istisna gösterilmeden riayet olunması gerektiğine inanır. Fakat zorbacı zulüm düzenleri, toplumda, sırf tek bir komutanın, padişahın vs. isteklerinin uygulanması gerektiğine inanır.

.

« Önceki ::